MASONLARIN DİNE KARŞI SAVAŞI

Masonluk varlığını ilk kez 1717’de İngiltere’de resmi olarak ilan etti. Bu tarihten sonra, önce İngiltere’de, ardından başta Fransa olmak üzere kıta Avrupası’nda yayılan masonluk, her ülkede din karşıtlarının toplanma yeri oldu. Kendilerini “hür düşünürler” olarak ilan eden -bununla, İlahi dinleri tanımadıklarını ifade eden- pek çok Avrupalı mason localarında buluştu. Mimar Sinan dergisindeki “Masonluğun İlk Devirleri” başlıklı bir makalede belirtildiği gibi, “Masonluk, kiliselerin dışında hakikati arayanların biraraya geldiği, toplandığı yer, melce oluyordu.”( Neşet Sirman, Masonluğun İlk Devirleri, Mimar Sinan, 1997, Sayı 104, s. 41)

Dahası “hakikati dinin dışında arayan” bu zümre, dine karşı da büyük bir husumet duyuyordu. Bu nedenle örgüt, kısa sürede Kilisenin, özellikle de Katolik Kilisesi’nin rahatsızlık duyduğu bir güç merkezi haline geldi. Bu masonluk-Kilise çatışması giderek büyüyerek 18. ve 19. yüzyıl Avrupası’na damgasını vuracaktı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa dışındaki coğrafyalara da yayılmaya başlayan masonluk, gittiği her ülkede din karşıtı felsefelerin ve hareketlerin çıkış noktası haline gelecekti.
Mimar Sinan dergisindeki “Politika ve Masonluk” başlıklı bir makalede, masonluğun bu din karşıtı savaşı şöyle açıklanmaktadır:

Franmasonluk siyasal bir parti olmamakla beraber, siyasal ve sosyal olayların akımına uygun olarak uluslararası birleşik ve sosyal bir kuruluş halinde örgütlenmesi 18. yüzyılın başlarına rastlar. Mezheplerin özgürlük kurallarını uygulamaya çalıştığı sırada, onlara yardım için, din adamları kurallarının (ruhban heyetlerinin) nüfuz ve iktidarlarına karşı savaş açmak durumuna giren farmasonluğun yıkmak istediği şey, Kilisenin hükümetler ve halk üzerindeki tahakkümü idi. Bundan dolayı 1738 ve 1751 yıllarında Papa tarafından dinsiz olarak ilan edilmiştir… Farmasonluk, mezhepler özgürlüğü ilkelerini amaç edinen ülkelerde yalnız ismen gizli ve esrarlı toplantıları olan bir dernek halinde kalmış ve bu gibi memleketlerde hem müsamaha ve hem de teşvik görerek, vakit ve hali uygun orta sınıf halk ile yüksek memurlardan taraftarlar bulmuş ve mason olan devlet erkanını kendi örgütlerinin başkanlık makamına geçirmiştir. Katolik mezhebinin herkes için mecburi olduğu güney memleketlerinde ise, gizli, yasak ve kanuni tekib ve izlenmeye maruz devrimci bir dernek niteliğini muhafaza etmiştir. Bu memleketlerde orta sınıftan hür düşünceli gençler ve hükümetlerinin yönetiminden memnun olmayan subaylar mason localarına girmeye ve böylece, İspanya, Portekiz ve İtalya’da ve özellikle Vatikan Kilise Hükümetinin tahakkümü altındaki rejimler aleyhine devrimci tertipler alınmaya başlanmıştır. ( Naki Cevad Akkerman, Politika ve Masonluk, Mimar Sinan, Eylül 1968, Sayı 7, s. 66-67)

Kuşkusuz burada mason yazar kendi örgütünün lehinde bir üslup kullanmakta, masonluğun “kilise tahakkümü”ne karşı savaştığını ileri sürmektedir. Ancak konuyu yakından incelediğimizde, pek çok ülkede “tahakküm” kavramının asıl olarak masonlar tarafından kurulan veya desteklenen rejimlere uygun düştüğünü görürüz. Öte yandan, masonluğun “tahakküme karşı savaşma” iddiasının da göstermelik olduğu sonucuna varırız. Kilise, -Hıristiyanlığın çarpıtılmış olması sebebi ile- gerçekten de skolastik fikirler ve baskıcı uygulamalar sergilemesine rağmen, masonluğun kilise düşmanlığı bu sosyal meseleden değil, İlahi dinlere karşı duyduğu nefretten kaynaklanmıştır.
Masonluğun yapısına, rit ve ayinlerine bir göz atmak, bu konuda fikir vermek için yeterlidir.

Bir Mason Locası Örneği: “Cehennem Ateşi Kulübü”
Masonların 18. yüzyılda nasıl bir örgütlenme içinde olduklarını, nelerle uğraştıklarını anlamak için yapılması gerekenlerden biri, o dönemde ortaya çıkan çeşitli masonik gizli dernekleri incelemektir. Bu derneklerden birisi, 18. yüzyılın ortalarında İngiltere’de aktif olan “Cehennem Ateşi Kulübü”dür. (Hell Fire Club) Bu kulübün masonik yapısını ve sahip olduğu din aleyhtarı, pagan kimliği, mason yazar Daniel Willens “The Hell-Fire Club: Sex, Politics, and Religion in Eighteenth-Century in England” adlı makalesinde açıklamaktadır. Masonlar tarafından açılan “thefreemason.com” isimli internet sitesinde yayınlanan makaleden bazı ilginç pasajlar şöyledir:

İngiltere’de Kral III. George’un hükümdarlığı döneminde, mehtaplı gecelerde, pek güçlü hükümet üyelerinin, önde gelen aydınların ve etkili sanatçıların hep birlikte Thames nehrinin üzerinde bir tekne içinde West Wycombe civarında bulunan bir manastır yıkıntısına doğru yol aldıkları görülebilirdi. Orada, keşiş kıyafetlerine bürünen bu saygıdeğer kişiler, kutsallığını yitirmiş bu manastırın çanlarının çalmasıyla birlikte, her türlü ahlaksızlığa kendilerini kaptırırlardı. Gece, kendini sefahate adamış bir soylu kadının çıplak vücudu ile kutlanan bir Kara Ayin ile doruk noktasına ulaşır, şeytani tapınmalarını tamamlayan ele başları Britanya İmparatorluğu’nun gidişatı ile ilgili komplolar kurmak için cümbüşe ara verirlerdi.

Halk arasında “Cehennem Kulübü” olarak tanınmış olmalarına karşın, bu günah tarikatı, kendilerini, bir Gotik özenti ile “Medmenham’lı St. Francis Keşişleri” diye adlandırırlardı. Bu dedikodu dolu dönemde, topluluğun şeytani etkinlikleri hakkında epey söylenti yayılmıştı, hatta 1765 yılında Charles Johnstone adlı bir yazar Medmenham Keşişleri’nin gizlerini açıkladığı “Chrystal” isimli bir roman yayınlamıştı.

Medmenham Keşişleri’nin en önemli öncüsü, Wharton Dükü Philip (1698-1731) tarafından 1719 yılında Londra’da kurulan Cehennem Kulübü’dür. Wharton, liberal partiden ileri gelen bir politikacı ve bir masondu. Aynı zamanda ateist olan Wharton, satanist şenliklere alenen önderlik ederek, dini alaya almaya çabalardı. Wharton, 1722 yılında Londra Büyük Locası’nın Büyük Üstadı seçildi…
1739 Yılında Dashwood, Abbe Nicolini’yi görmek için gittiği Floransa’da, Divan Kulübüne katılacak olan Lady Mary Wortley Montagu ile karşılaştı. Bu dönemde İtalya’da masonların işleri pek yolunda gitmiyordu. Papa XII. Clement, engizisyonu mason localarının aleyhine döndüren yeni bir kararname yayınlamıştı. Ancak, 1740 yılının başlangıcında Papa öldü. Yeni Papa’yı seçecek olan kardinaller kurulu toplantısı yapılırken, Dashwood Roma’ya gitti. Masonların en büyük düşmanı Kardinal Ottiboni kimliğine girdi ve halkın önünde maskaralıklar ve sövgülerle dolu sahte bir ayin düzenleyerek Ottiboni ile alay etti….

Keşişlerin gerçek eylemlerini öğrenebilmek için gerekli belli başlı bilgiler herhalde toplantı salonunda bulunmalıydı. Ancak salonun hem döşenişi, hem de kullanılış tarzı bu güne kadar esrarını korudu. Sansasyon yaratmaktan hoşlanan yazarlara göre, bu salon tam bir satanist tapınaktı. Oysa, mason toplantıları için kullanıldığını varsaymak çok daha akla uygun görünüyor. Medmenham Keşişleri’nin önde gelen üyelerinden biri olan ve ancak kulüpten ayrıldıktan sonra masonluğa giren John Wilkes , eski dostlarına kara çalan bir makalesinde şunları anlatmıştı: “Kutsal günlerde keşişlerin bir araya gelerek en gizli ayinleri yaptıkları ve şatafatlı törenlerle kutsal adakları BONA DEA adına sundukları, bu Eleusis Gizemleri toplantılarına hiçbir günahkâr göz bile bakmaya cesaret edemezdi.” Dashwood’un politik düşmanlarından biri olan ve kulübe kesin bir tavırla karşı çıkan Sir Robert Walpole’un oğlu Horace, manastır hakkında şu alaylı sözleri söylemişti: “Öğretileri ne olursa olsun, uygulamaları tam olarak pagandı: Bu yeni kilisenin şenliklerinde hiç gizlemeden Bacchus ve Venüs’e kurbanlar sunarlar, şarap fıçıları ile tanrıça heykelleri gırla giderdi.”…

Eğer o dönemlerde mevcut idiyse bile, Medmenham Keşişleri’nin üye listesi bugün elde değil. Ancak, pek büyük bir olasılıkla kulübe üye olan kişiler arasında, Dashwood’un kardeşi John Dashwood-King, Sandwich Earl’ü John Montagu, John Wilkes, George Bubb Dodington, Baron Melcombe, Paul Whitehead ve daha birçok meslek sahibi kişiler ve yerel toprak sahiplerinin bulunduğu biliniyor… Kamunun gözünde skandal sayılacak kadar önemli kişiler bunlar.

Dashwood’un bugüne dek yarattığı etkinin tam merkezinde din sorunu vardır… Cinsel büyüler, manastırda bulunan Kabala kitabı, her fırsatta ortaya çıkan Harpokrat’ın resmi, Dashwood’un masonlarla olan ilintisi ve Medmenham Manastırı’nda bulunan Theleme sloganı gibi unsurlar, Cehennem Ateşi Kulübünün erken bir “Crowley’cilik” olduğunu düşündürmektedir. Çok daha ciddi bir yaklaşım ise, Dashwood’un mason bağıntılarının üzerinde durarak, manastırın toplantı salonunun bir mason mabedi olduğunu, büyük olasılıkla isabetli olarak, ileri sürebilir. ( http://www.thefreemason.com/mri/ docs/general/the_hell_fire_club.htm, (metnin Türkçe tercümesi, http:// http://www.fortunecity.com/meltingpot/ sanjacinto/708/hell.html adresindeki Türkçe siteden alınmıştır.)
Bu uzun alıntıyı aktarmamızın nedeni, 18. yüzyılda ortaya çıkan masonik örgütlenmenin nasıl bir atmosferde geliştiğine, kişileri nasıl etkilediğine dair iyi bir fikir vermesidir. Masonluk, gizemli, merak uyandırıcı, cezbedici bir örgüt olarak ortaya çıkmış, üye olan kişilerde, toplumun genel inançlarına aykırı davranmanın getirdiği bir tür psikolojik tatmin meydana getirmiştir. Masonik ayinlerin temel özelliği ise, az önceki alıntıda da vurgulandığı gibi, İlahi dinlerin sembol ve kavramları yerine pagan sembol ve kavramları yüceltmesidir. Böylece, sadece sembolizm yoluyla dahi, masonluğa giren kişiler Hıristiyanlığı terk ederek paganlaşmışlardır.
Ancak masonluk sadece garip ayinler düzenlemekle kalmamış, Avrupa’yı İlahi dinlerden uzaklaştırıp pagan bir kültüre sürüklemek için siyasi bir strateji de izlemiştir. Bu bölümde Avrupa tarihinin bazı önemli kilometre taşlarına ülke ülke bakacak ve bu aşamalarda masonluğun dine karşı yürüttüğü söz konusu savaşın izlerini araştıracağız. İlk bakmamız gereken ülke, Fransa’dır.

Fransa’da Din Karşıtı Mücadele
Fransız Devrimi’nde masonların çok  büyük rolü olmuştur. Aydınlanma filozoflarının çok büyük bir bölümü, özellikle de din aleyhtarı görüşleri en keskin olanlar, masondular. Fransız Devrimi’ni hazırlayan ve ona öncülük eden Jakobenler de yine locaların üyeleriydiler.( Aydınlanma ve Fransız Devrimi ile masonluk arasındaki bağlantılar için bkz. Harun Yahya, Yeni Masonik Düzen, s. 203-215)

Devrimin içinde masonların oynadığı rol, Comte Cagliostro adlı bir “ajan-provokatör” tarafından henüz o yıllarda itiraf edilmişti. Cagliostro 1789’da Engizisyon tarafından tutuklanmış ve sorgu sırasında önemli itiraflarda bulunmuştu. Anlattıklarının başında, masonların tüm Avrupa’da zincirleme bir devrim yapma planları geliyordu. Masonların asıl amacının ise, Papalığı yok etmek olduğunu ya da Papalığın ele geçirilmesinin hedeflendiğini açıklamıştı. Cagliostro’nun itirafları arasında, uluslararası Yahudi bankerlerin tüm bu devrimci faaliyetleri finansal yönden desteklediği, Fransız Devrimi’nde de yine Yahudi kaynaklı paraların önemli rol oynadığı da yer alıyordu. ( Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 69)
Nitekim Fransız Devrimi, tam anlamıyla bir “din karşıtı devrim” oldu. Devrimciler aristokrasinin yanında din adamlarına karşı da büyük bir tasfiyeye giriştiler. Çok sayıda din adamı öldürüldü, dini kurumlar ortadan kaldırıldı, ibadethaneler tahrip edildi. Hatta Jakobenler, Hıristiyanlığı tamamen ortadan kaldırmak ve yerine “akıl dini” adını verdikleri pagan bir inanç yerleştirmek için uğraşmışlardı. Ancak bir zaman sonra devrim onların da kontrolünden çıktı ve Fransa tam bir kaosa sürüklendi.

Masonluğun bu ülkedeki misyonu devrimle birlikte bitmedi. Devrimin ardından doğan karmaşa, sonunda Napoleon’un iktidarı ele geçirmesiyle istikrara kavuştu. Ancak bu dönem de uzun sürmedi, Napoleon’un tüm Avrupa’ya hükmetme hırsı, iktidarının sonunu getirdi. Bundan sonra da Fransa’da istikrar ve monarşi yanlıları ile devrimciler arasındaki çatışma sürdü. 1830’da ve 1848’de ve 1871’de üç ayrı devrim daha yaşandı. 1848’de “İkinci Cumhuriyet”, 1871’de ise “Üçüncü Cumhuriyet” kuruldu.

Bu çalkantılı dönemin içinde masonlar her zaman son derece aktif oldular. En büyük hedefleri ise, kiliseyi ve dini inançları zayıflatmak, dini değer ve kuralların toplum üzerindeki etkisini yok etmek, dini eğitimi ortadan kaldırmaktı. Masonluk, “antiklerikelizm” (kilise düşmanlığı) olarak bilinen sosyal ve siyasi hareketin karargahı gibi işlev gördü.
The Catholic Encyclopedia, “Grand Orient” olarak bilinen Fransız masonluğunun bu din karşıtı misyonu hakkında önemli bilgiler vermektedir:

Grand Orient’in resmi bülten ve el kitabında bulunan Fransız masonluğunun resmi dökümanları, Fransız Parlamentosu’na geçmiş Kilise karşıtı tüm kanunların Mason localarına önceden geçirildiğini ve Grand Orient’in yönetimi altında uygulandığını ispatlamaktadır. Ki burada açıkça ifade edilen amaç, Fransa’daki herşeyi kontrol altına almaktır. 1903 Kongresi’nde resmi konuşmacı olan vekil Massé, 1898 Kongresi’ndeki konuşmasını şöyle anlatıyor:

”Masonluğun en önemli görevi politik ve laik mücadelelere her gün daha fazla müdahale etmektir… Kilise karşıtı mücadeledeki başarı büyük ölçüde masonluk sayesindedir. Masonluğun ruhu, programları, yöntemleri galip gelmiştir. Eğer (Kilise karşıtı) blok kurulduysa, bu masonluk ve localarda öğretilen disiplinin sonucudur… Eğer işimizi bitirmek istiyorsak, ki henüz bitmemiştir, tetikte olmalıyız ve karşılıklı güvene sahip olmalıyız. Bu iş, yani kiliseye karşı mücadele, biliyorsunuz ki halen sürmektedir. Cumhuriyet, kendisini dini kurumlardan kurtarmalı ve bunun için onları güçlü bir darbeyle süpürmelidir. Yarım yaptırımlar her yerde tehlikelidir, karşımızdakiler tek bir darbeyle ezilmelidir. ( Compterendu Gr. Or., 1903, Nourrisson, “Les Jacobins”, 266-271; The Catholic Encyclopedia, “Masonry (Freemasonry)”, New Advent, http://www.newadvent.org/cathen)
The Catholic Encyclopedia, Fransız masonluğunun dine karşı verdiği savaşı anlatmayı şöyle sürdürmektedir:
Gerçekte 1877’den itibaren Fransa’da uygulamaya konan; eğitimin dinden soyutlanması, özel Hıristiyan okullarına ve hayır derneklerine karşı yaptırımlar, dini kurumların kapatılması, Kilisenin mallarına el konması gibi “kilise karşıtı” tüm Masonik reformlar, sadece Fransa’da değil, tüm dünyada insan toplumlarının anti-Hıristiyan ve din dışı bir şekilde yeniden organize edilmesi hedefine yöneliktir. Dolayısıyla Fransız masonluğu, Masonluğun tümünün öncüsü olarak, evrensel bir Masonik Cumhuriyetin kurulacağı bir çağın başlangıcını kutlamak eğilimindedir. Grand Orient’in Büyük Üstadı Senator Delpech, 20 Eylül 1902’deki konuşmasında şöyle demektedir:

“Celileli’nin zaferi 20 yüzyıl sürdü, ama şimdi ölüm zamanı geldi… Masonik Birliğin kurulduğu günden, Celileli efsanesinin üzerine kurulmuş olan Roma Kilisesi’nin erimesi de zaten başlamıştı.” ( The Catholic Encyclopedia, “Masonry (Freemasonry)”, New Advent, http://www.newadvent.org/cathen)
Söz konusu masonun “Celileli” derken kast ettiği kişi Hz. İsa’dır. Çünkü Hz. İsa, İncil’e göre Filistin’in Celile (Galile) kentinde doğmuştur ve yine İncil’de Hz. İsa’ya “Celileli İsa” diye seslenildiği bildirilir. Dolayısıyla masonların Kilise nefreti, Hz. İsa’ya ve onun şahsında tüm İlahi dinlere duydukları nefretin bir ifadesidir. 19. yüzyılda inşa ettikleri materyalist, Darwinist ve hümanist kültürle, kendilerince, İlahi dinleri öldürdüklerini ve Hıristiyanlık öncesinde olduğu gibi Avrupa’yı tekrar pagan yaptıklarını düşünmüşlerdir.
Bu sözlerin söylendiği 1902 yılında, Fransa’da çıkarılan bir seri kanun, din karşıtlığını ileri boyutlara götürmüştür. Tam 3000 dini okul kapatılmış, okullarda herhangi bir dini eğitim verilmesi yasaklanmıştır. Pek çok din adamı hapsedilmiş, bazıları ülkeden sürgün edilmiş, dindarlar adeta ikinci sınıf insan uygulaması görmeye başlamıştır. Bu nedenle 1904 yılında Vatikan, Fransa ile olan tüm diplomatik ilişkilerini kesmiş, ama Fransa’nın tavrında bir değişiklik olmamıştır. Ta ki Fransa I. Dünya Savaşı’na girip, Alman orduları karşısında yüz binlerce insanını kaybedip, gururu kırılıp, “maneviyat”ın önemini anlayana dek.
Fransız Devrimi’nden başlayarak 20. yüzyıla kadar süren din karşıtı savaş, The Catholic Encyclopedia’nın belirttiği gibi, “önceden mason localarında geçmiş olan kanunların meclise onaylatılması” ile yürümüş, yani temelde Fransız masonluğunun (Grand Orient’in) bir operasyonu olarak devam etmiştir. Bu gerçek, mason kaynaklarından açıkça anlaşılmaktadır. Örneğin Türk masonlarının bir yayınında “Gambetta Birader’in 8 Temmuz 1875 günü Clémente Amitié Locası’nda Yaptığı Konuşmadan” şu alıntı yapılmaktadır:

İrtica hortlağı Fransa’yı tehdit ederken, din doktrinleri ve geri fikirler, modern cemiyetin prensiplerine ve kanunlarına karşı hücuma geçerken, Fran-masonluk gibi çalışkan, ileri görüşlü, hür ve kardeşlik umdelerine bağlı bir teşkilatın sinesinde, Kilisenin hudutsuz iddiaları, gülünç izamları ve adi tecavüzleri ile mücadele etme kuvvet ve tesellisini buluyoruz… Uyanık olmalıyız ve mücadeleye dayanmalıyız. Beşeriyetin nizam ve tekamül idealini teessüs ettirmek gayesiyle, aşılamayacak siperimizi temin edecek dayanışmayı kuralım. ( “Nur Safa Tekyeliban, “Taassuba Karşı Mücadele: Gambetta Birader’in 8 Temmuz 1875 günü Clémente Amitié Locası’nda Yaptığı Konuşmadan”, Doğuş Kolu Yıllığı: Ankara Doğuş Mahfili Çalışmaları, 1962, Kardeş Matbaası, Ankara, 1963, s.19)

Dikkat edilirse masonik edebiyat sürekli olarak kendi fikirlerini “ilericilik” olarak göstermekte, dindarları ise “gericilikle” itham etmektedir. Oysa burada yapılan bir kelime oyunudur. Alıntıda “irtica hortlağı” olarak söz edilen kavram, zaten gerçek dindarların da karşı olduğu bir olgudur. Ama masonlar bu ifade ile gerçek ve hak dini hedef almakta, insanları dinden uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca belirtmek gerekir ki, asıl olarak masonluğun savunduğu materyalist-hümanist felsefe, Eski Mısır, Eski Yunan gibi pagan medeniyetlerden miras kalmış oldukça batıl ve “geri” bir düşüncedir.
Dolayısıyla masonların “ilericilik-gericilik” söyleminin hiçbir gerçekçi temeli yoktur. Gerçekte böyle bir temel de olamaz, çünkü masonlar ile dindarlar arasındaki çelişki, her ikisi de tarihin en eski devirlerden bu yana var olan iki fikrin arasındaki çelişkinin bir tekrarından başka bir şey değildir. Bu iki fikirden birincisi, insanın Allah’ın dilemesiyle yaratılmış ve O’na ibadet etmekle sorumlu bir varlık olduğunu beyan eden dindir, ki doğru olan da budur. Diğeri ise, insanın yaratılmadığını, başıboş olduğunu ve hayatının da bir amacı bulunmadığı öne süren inkarcı düşüncedir. Bu gerçek anlaşıldığında, gericilik-ilericilik gibi yüzeysel kavramların pek bir mana taşımadığı da görülür.
Masonların “ilerleme” kavramını kullanarak gerçekte dini yok etmek istedikleri, The Catholic Encyclopedia tarafından şöyle açıklanıyor:

Aşağıdakiler (masonluk tarafından kullanılan) en önemli yöntemler olarak sayılabilir:
Açık bir baskı politikasıyla veya Devlet ve Kilise arasındaki ayrım adı altındaki daha ikiyüzlü sistemi kullanarak, Kilisenin ve dinin tüm sosyal etkisini yok etmek… Kiliseyi, tüm gerçek dini, yani insanüstü bir kaynaktan gelen dini ortadan kaldırıp, bunun yerine “insanlık” gibi soyut kültler yerleştirmek… Aynı şekilde “dinler arasında ayırım yapmamak” sloganı altında, tüm özel ve kamusal hayatı, en başta da toplumsal yönlendirim ve eğitimi sekülerleştirmek.
Grand Orient (Fransız Büyük Locası) tarafından kast edildiği manasıyla, söz konusu “dinler arasında ayırım yapmamak” kavramı, anti-Katolik, anti-Hıristiyan, ateist, pozitivist veya agnostiktir.

(Grand Orient’e göre) çocukların düşünce özgürlüğü ve vicdanı tamamen ve sistematik olarak okulda şekillendirilmeli ve mümkün olduğunca Kilisenin ve din adamlarının hatta kendi ailelerinin bile etkisinden çıkarılmalı, bunun için gerekirse fiziksel ve manevi yaptırımlar kullanılmalıdır. Grand Orient grubu, bunu, nihai hedefi olan evrensel sosyal cumhuriyetin kurulması… için asla vazgeçilemez ve yanılmaz bir yol olarak görmektedir. ( Louis L. Synder and Ida Mae Brown, Bismarck and German Unification, New York, 1966, 90-91)

Görüldüğü gibi masonluk, “sosyal yaşamın özgürleşmesi” adı altında, toplumun tamamen dinsizleştirilmesine yönelik bir program yürütmüştür ve hala da yürütmektedir. Bunun, her vatandaşın dini inancına saygı duyan, bu inancın özgürce yaşanması için fırsatlar sağlayan demokratik laiklik modeli ile karıştırılmaması gerekir. Söz konusu demokrat laiklik modeli, dindar olan veya olmayan her bireyin veya grubun özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Oysa masonluğun amaçladığı “sekülarizasyon”, toplumun ve bireylerin zihninden dinin tamamen çıkarılmasını ve bu amaçla dindarlara baskı yapılmasını hedefleyen bir kitlesel beyin yıkama programıdır.
Masonluk içinde bulunduğu her ülkede, o ülkenin kültürüne ve şartlarına uygun biçimde bu programı yürütmeye çalışmıştır.
Bu ülkelerden biri, Almanya’dır.

Almanya’da Din Karşıtı Kampanya:”Kulturkampf”
Bundan 150 yıl önce Avrupa’da Almanya diye bir ülke yoktu. Bugünkü Almanya’nın topraklarında pek çok prenslik hüküm sürüyordu. Bunların en büyüğü ise, bugünkü Almanya’nın doğu kısmını ve Polonya’nın büyük bölümünü kaplayan Prusya idi. Prusya 1860’larda diğer Alman devletçiklerini kendine katmaya başladı ve 1871’de Birleşik Alman İmparatorluğu’nu kurdu. Bu yeni devletin hakimi ise Prusya Başbakanı ve Almanya Şansölyesi Otto von Bismarck’tı.

Bismarck özellikle dış politika yönünde başarılı bir devlet adamıydı. Ama iç politikada aynı başarıyı gösteremeyecekti. Bunun nedenlerinde biri, “Ulusal Liberaller” olarak bilinen ve aynı Fransa’daki “antiklerikler” gibi din aleyhtarı bir politikayı savunan “aydınlar” zümresiydi. Ulusal Liberaller Almanya’nın birliğinin sağlamlaşması için, halkın diğer tüm aidiyet duygularından kurtarılması gerektiğini düşünüyorlar, buna en büyük engel olarak da nüfusun üçte birini oluşturan Katoliklerin Papa’ya olan bağlılığını gösteriyorlardı. Ulusal Liberaller’in teşvikiyle Bismarck, ülkesindeki Katoliklere karşı bir kampanya başlattı. “Kulturkampf”, yani “kültürsavaşı” olarak anılan bu kampanya, “Almanların zihinlerini kontrol etme mücadelesi” olarak da tarif ediliyordu. ( Louis L. Synder and Ida Mae Brown, Bismarck and German Unification, New York, 1966, 90-91)

Kulturkampf sırasında Almanya’nın özellikle güneyinde yaşayan Katolikler önemli baskılarla karşılaştılar.
1872 yılında çıkarılan bir yasa ile ülkedeki tüm Cizvit rahipleri bir gecede sürüldü ve sahip oldukları kurumlara el kondu. 1873 yılında çıkarılan “Mayıs yasaları” ile, devlet hizmetinde çalışan tüm rahipler işten atıldı, evlilik ve eğitim konularında Kilisenin herhangi bir uygulamada bulunması yasaklandı ve Kiliselerdeki vaazlara sınırlandırmalar getirildi. Bazı başpiskoposlar tutuklandı, tam 1300 kilise rahipsiz kaldı.
Ama tüm bu uygulamalar ülkedeki Katoliklerin yönetime daha fazla tepki duymasına neden olunca, Kulturkampf da yumuşatıldı. Bismarck, kendisini bu kampanyaya sürükleyen “Ulusal Liberaller”in telkinlerini göz ardı ederek Kulturkampf’ı aşama aşama geri çekti ve sonunda da tamamen lağvetti. Tüm bu kampanyanın sonucu, Almanya’daki dindar Katoliklere baskı yapılması ve ülkenin toplumsal huzurunun bozulmasından başka bir şey olmadı. Bugün çoğu tarihçinin kabul ettiği gibi, Kulturkampf, Almanya’nın toplumsal huzurunu parçalayan bir “fiyasko”ydu. Dahası Kulturkampf dalgası, Almanya’dan sonra Avusturya, İsviçre, Belçika, Hollanda gibi ülkelere de sıçradı ve bu ülkelerde de büyük bir toplumsal gerilime neden oldu.

İşin ilginç yanı, Bismarck’ı bu politikaya sürükleyen “aydınlar” zümresinin masonik kimliğiydi. The Catholic Encyclopedia, bu konuda şunları yazıyor:

Masonlar kuşkusuz Prusya’nın Almanya’nın lider devleti haline gelmesini sağlayan hareketin ilerlemesini sağladılar, Prusya’yı “dini tutuculuğa”, “bağnazlığa” ve “Papa baskısına” karşı “modern evrimin temsilcisi ve koruyucusu” olarak kabul ediyorlardı. Aynı zamanda Kulturkampf’ı da onlar başlattılar. Bu çatışmanın en önde gelen ajitatörü, ünlü bir hukuki danışman ve mason olan Büyük Üstad Bluntschli idi. Bluntschli aynı zamanda İsviçre’deki Kulturkampf’ı da kışkırttı… Alman masonları, ulusun tüm yaşamında Masonik prensiplere uygun ve büyük bir etki elde etmek için yorulmak bilmeyen çabalar ortaya koydular, ve böylece daimi ve sessiz bir “Kulturkampf”ı ayakta tuttular. Kullandıkları temel araçlar, halk kütüphaneleri, konferanslar, benzer dernek ve kurumlar üzerindeki etkileri, gerektiğinde yeni kurumların oluşturulması olarak sayılabilir; bu yollarda masonik ruh tüm ulusa yayılmıştır.( The Catholic Encyclopedia, “Masonry (Freemasonry)”, New Advent, http://www.newadvent.org/cathen)

Yani Kulturkampf Bismarck tarafından resmen durdurulmasına rağmen masonlar tarafından fiilen sürdürülmüş, bu amaçla topluma yönelik din karşıtı bir propaganda daimi olarak devam ettirilmiştir. Alman toplumunu dinden uzaklaştırmak için yürütülen bu savaşın en acı meyveleri ise 1920’lerde ortaya çıkmıştır: Alman milletini Hıristiyanlık öncesi pagan kültürüne döndürmeyi hedefleyen Naziler giderek güçlenmiş ve 1933 yılında iktidarı ele geçirmişlerdir. Naziler’in en önemli icraatlarından biri ise, dini otoritelere karşı ikinci bir “Kulturkampf” başlatmak olmuştur. Amerikalı yorumcu Elbridge Colby, “Nazilerin Katolik Kilisesi’ne karşı yeni bir Kulturkampf başlatarak rahipleri hapsettiklerini veya görevden aldıklarını ve 1870’lerdeki ilk Kulturkampf’dan daha da ileri giderek Protestan kiliselerine de baskı yaptıklarını” belirtmektedir. ( Elbridge Colby, “In Hitler’s Shadow: The Myth of Nazism’s Conservative Roots”, In Bad Faith?: Politics and Religion at Harvard, 13 Ekim 1999)
Kısacası Alman masonlarının başlattığı “toplumu dinden uzaklaştırma” hareketi, tarihin en kanlı diktatörlüklerinden biri olan Nazi İmparatorluğu’nun yolunu açmış, dünya bu yüzden 55 milyon insanın hayatına mal olan II. Dünya Savaşı’na sürüklenmiştir.

İtalya’da Din Karşıtı Mücadele

Masonluğun din karşıtı faaliyetinin belirgin olduğu bir diğer ülke ise İtalya idi.
İtalya toprakları üzerinde, 1870 yılına dek, çok sayıda küçük devlet vardı. Feodalizm döneminin kalıntıları sayılabilecek olan bu küçük devletlerin en önemlilerinden biri ise, merkezi Roma’da bulunan ve Orta İtalya’nın büyük bölümünü kontrol eden Papa Devleti idi. Fransız masonluğunun bir uzantısı olarak kurulan ve 19. yüzyılın başından itibaren İtalya’da etkin olan masonlar ise, Papa Devleti’ni yıkmak ve İtalya’nın genelinde Kilise otoritesini yok etmek için uğraştılar. The Roman Catholic Church and the Craft (Roma Katolik Kilisesi ve Masonluk) adlı kitabın yazarı, üstad mason Alec Mellor’a göre, “19. yüzyılın ortasından sonra İtalyan siyasetinin bir numaralı faaliyeti olan Papa’yla mücadele, doğrudan localar tarafından yönetildi”.
Masonluk, İtalya’daki din karşıtı mücadelesine kendi kontrolü altında kurulan bir başka gizli dernek aracılığıyla başladı. Derneğin adı “Karbonari”ydi.

İlk kez 19. yüzyıl başında Napoli’de faaliyeti duyulan bu derneğin ismi “kömür işçileri”nden geliyordu. Masonların “duvar işçiliği” kavramını kullanmaları ve sembollerle ifade etmeleri gibi, Karbonari derneği de kömür işçiliği kavramını benimsemişti. Ama derneğin bundan daha farklı amaçları vardı kuşkusuz. Dernek üyeleri, önce İtalya’da ardından da Fransa’da siyasi bir program yürütmeyi, Kilise etkisini yok etmeyi, yeni bir yönetim kurmayı ve tüm toplumsal kurumları sekülerleştirmeyi hedefliyordu.
Masonluğun Karbonari ile bağlantısı ise aşikardı. Masonlar Karbonari derneklerine otomatik olarak üye oluyor, hem de derneğe girdikleri anda “üstad” derecesi kazanıyorlardı. (Oysa diğer Karbonari üyelerinin bu dereceye gelmesi uzun bir süreçten sonra mümkün oluyordu.) Nitekim Consalvi ve Pacca adlı iki kardinal, 15 Ağustos 1814’de yayınladıkları Kilise bildirisiyle, Masonluk ve Karbonari’yi birlikte hedef alıp, sosyo-politik karışıklık ve din düşmanlığı organize etmekle suçladı.
Karbonari üyelerinin düzenledikleri siyasi cinayetler ve silahlı ayaklanmalar ise bu suçlamayı haklı çıkaracak nitelikteydi. 25 Haziran 1817’de Macerate bölgesinde çıkan silahlı ayaklanma, Karbonari tarafından örgütlenmişti. Ama Papa Devleti’nin güvenlik güçleri tarafından bastırıldı. Karbonari, 1820’de İspanya’da ve Napoli’de, 1821’de ise Piyemonte’deki Kilise ve düzen karşıtı devrimci ayaklanmaların da organizatörüydü.

Karbonari’nin masonlar tarafından kurulmuş ve masonluk paralelinde faaliyet göstermiş devrimci bir örgüt olduğu, ansiklopedik kaynaklar tarafından dahi kabul edilen bir gerçektir. Örgüt, Fransa’da 1830’daki Temmuz Devrimi’nden sonra zayıflamış ve giderek kaybolmuştur. İtalya’da ise Guiseppe Mazzini adlı bir devrimcinin kurduğu “Genç İtalya” örgütü ile birleşmiştir.
Mazzini, uzun yıllar boyu Papa Devleti’ne ve Kiliseye karşı yürüttüğü mücadele ile sonunda İtalyan Birliği’ni kuracak olan yüksek dereceli bir masondur. Ateist olduğu bilinmektedir. Kendisine destek olan diğer iki ünlü masonla, yani Guiseppe Garibaldi ve Count di Cavour’la birlikte, 1870 yılında İtalyan Birliği’ni kurmuş ve Papa Devleti’ni bugünkü Vatikan’ın sınırlarına sıkıştırmıştır. O tarihten sonra da İtalya, Mussolini’nin 1920’lerdeki faşist diktasına zemin hazırlayacak bir “dinden uzaklaşma” sürecine girmiştir.
Kısacası Mazzini, Garibaldi ve Cavour’un, Avrupa’daki din karşıtı mücadelede önemli bir görev üstlenen üç önemli lider olduğunu söyleyebiliriz. Mazzini, sadece siyasi bir lider olarak değil, aynı zamanda bir ideolog olarak da din karşıtı savaşta rol oynamıştır. Ortaya attığı “her ulusa bir devlet” sloganı, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu gibi çok uluslu imparatorlukların yıkılmasına sebebiyet verecek olan azınlık isyanlarının ateşleyicisi olmuştur. Mazzini’nin bu sloganı, insanları “din kardeşliği” düşüncesinden uzaklaştırarak, soy nedeniyle birbirleriyle çatışmaya iten, “öfkeli soy koruyuculuğu”na (Fetih Suresi, 26) sürükleyen bir çağrıdır.

Bu çağrının sahiplerinin birer mason, hem de çok üst düzey birer mason olması kuşkusuz anlamlı bir tablodur. 10.000 Famous Freemasons (10.000 Ünlü Mason) adlı loca yayınında bildirildiğine göre, Mazzini uzun yıllar süren masonik yükselişinin ardından, 1867’de İtalyan Grand Orient Büyük Üstadı seçilmiştir. 1949’da Roma’ya dikilen Mazzini heykelinin açılışında yer alan 3.000 mason da bu büyük üstadlarını minnetle anmıştır. Mazzini’nin sağ kolu olan Garibaldi ise, 33. dereceye 1863’te İtalya Süprem Konseyi’nde ulaşmış, 1864’de ise İtalya Büyük Üstadı seçilmiş bir masondur. Amerika’da da bu büyük üstadın anısına, New York “vadi”sine 542. numarayla bağlı “Garibaldi” adlı bir loca bulunmaktadır.

20. Yüzyıl Masonluğu: Sessiz ve Derinden
Dikkat edilirse buraya kadar incelediğimiz Fransa, Almanya, İtalya, Rusya gibi ülkelerdeki masonik faaliyetler, masonluğun amacının bir “düzen değişikliği” olduğunu açıkça göstermektedir. Masonluk, dini kurumların, dini inançların ortadan kaldırıldığı bir “yeni düzen” kurmayı hedeflemiş, bu amaçla da dine uyumlu olan monarşileri yıkmaya çalışmıştır. Pek çok Avrupa ülkesinde masonluk, din karşıtlarının buluşma yeri olmuş, bu buluşma yeri çok kez darbe, ayaklanma, suikast gibi kararların alındığı merkezlere dönüşmüştür. 1789’daki Büyük Fransız Devrimi’nden 20. yüzyıla kadar uzanan süreç içinde irili ufaklı pek çok devrim, darbe girişimi, ayaklanma, siyasi komplo veya din karşıtı siyasetin ardında masonluğun etkisi vardır.
İngiliz tarihçi Michael Howard’a göre, mason locaları 19. yüzyılın ikinci yarısında çabalarını Avrupa’da kalan iki önemli imparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarını yıkmak için yoğunlaştırmışlar ve bu amaçlarına I. Dünya Savaşı ile ulaşabilmişlerdir.

Bir diğer deyişle, masonluk “mevcut düzeni yıkmak” hedefine 20. yüzyılın başlarında büyük ölçüde ulaşmıştır.
Dolayısıyla da 20. yüzyıl, artık masonluk için bir “düzen yıkma” yüzyılı olmamıştır. Önünde engel kalmadığını düşünen masonluk, siyasi komplolarla, devrim hazırlıklarıyla, ayaklanma kışkırtmalarıyla uğraşmaktan ziyade, artık kendi felsefesini toplumlara yayma yolunu seçmiştir. Masonluğun, materyalizm, hümanizm ve evrimcilik kavramlarıyla özetlenebilecek felsefesi, bilim, sanat, medya, edebiyat, müzik ve her türlü popüler kültür aracıyla kitlelere yayılmıştır. Masonluk bu propaganda sonucunda, ani bir devrimle değil, uzun vadede İlahi dinleri ortadan kaldırarak tüm insanlığı kendi felsefesi içinde aşama aşama birleştirmek istemektedir.

Amerikalı bir mason, masonluğun bu yöntemini şöyle özetler: “Masonluk çalışmasını sessiz bir şekilde yürütür. Fakat bu çalışma, okyanusa doğru sessiz bir şekilde vuran derin bir nehrin işleyişi gibidir.” ( The Catholic Encyclopedia, “Masonry (Freemasonry)”, New Advent, http://www.newadvent.org/cathen)
ABD’nin Georgia eyaletinin “Büyük Üstad” dereceli masonların biri olan J. W. Taylor ise, aynı konuda şu ilginç yorumu yapmaktadır:

Eski kavramların terk edilmesi ve yerine yenilerinin yerleştirilmesi, her zaman dünyanın ilk olarak dikkatini çeken algılanabilir sebeplerden kaynaklanmaz, daha çok insanların zihninde uzun yıllardır işlev gören prensiplerin bir toplamıdır. Ancak son anda uygun şartlar oluşur ve elverişli bir çevre meydana gelir, o zaman gizli olan gerçek hayata aktarılır… böylece her insanı büyük bir ortak hedefe doğru teşvik eder ve büyük hedeflere varmak için tüm ulusları sanki hepsi birer insan gibi hareket ettirir. İşte masonluk kurumunun, dünyadaki insanoğlu üzerindeki etkisi bu prensip üzerinde gerçekleşmektedir. Sessiz ve gizli olarak çalışır, ama çok yönlü ilişkileri sayesinde toplumun her detayına ve boşluğuna sızar; masonluğun eserlerini görenler bu eserlere karşı hayrete düşerler, ama kaynağının ne olduğunu bilip söyleyemezler.( The Catholic Encyclopedia, “Masonry (Freemasonry)”, New Advent, http://www.newadvent.org/cathen)

Chicago Büyük Locası’nın yayınladığı Voice dergisine göre ise, “Masonluk sessiz bir şekilde, fakat kesinlikle ve sürekli olarak insan toplumunun harcını inşa etmektedir”. Söz konusu “harç inşası”, masonik felsefenin temelleri olan materyalizm, hümanizm ve Darwinizm’in topluma empoze edilmesiyle gerçekleşmektedir.
Masonluğun bu sessiz ve derinden işleyen stratejisinin en büyük özelliği, bu stratejide görev alan masonların, bunu masonluk adına yaptıklarını hemen hiçbir zaman açıklamamalarıdır. Farklı kimliklerle, farklı sıfatlarla, farklı makamlarda görev yapar, ama masonluk aracılığıyla benimsedikleri ortak bir felsefeyi topluma empoze ederler. Türk localarının büyük üstadlarından Halil Mülküs, yıllar önce kendisiyle yapılan bir röportajda, bu gerçeği şöyle açıklamıştır:

Masonluk, masonluk olarak ortaya çıkıp hiçbir şey yapmaz. Masonluk bireyleri yönlendirir, burada yetişen bireyler, zikir talimi üretimine katılan Masonlar dış alemde bulundukları yerlerde, çeşitli seviyelerdeki mesleklerdedirler. Bunlar üniversitelerdedirler, rektördürler, bunlar profesördürler, bunlar devlet adamıdırlar, bakandırlar, doktordurlar, hastane başhekimidirler, avukattırlar, vs. Bulundukları yerlerde bu masonluğun talim ettiği fikirleri yaygın bir biçimde topluma aktarma gayreti içinde olurlar. ( “Masonluk Gücünü Yitiriyor mu?”, Nokta, 13 Ekim 1985, sayı 40, s. 30)

Oysa masonluğun büyük bir ısrarla “talim ettiği ve topluma aktarma gayreti içinde olduğu” bu fikirler, önceki bölümlerde incelediğimiz gibi birer aldatmacadan başka bir şey değildir. Masonluk, Eski Mısır, Eski Yunan, Kabala gibi pagan kültürlerin hurafelerinden kaynak bulan felsefesini, “akıl ve bilim” ambalajı ile süsleyip “talim ettiği ve topluma aktarma gayreti içinde olduğu” sürece, hem kendisini hem de insanlığı aldatmaktadır.
Globalleşme çağında “Global Masonluk”un işlevi budur.

Bu aldanışın sonuçları ise çok acıdır. Masonluğun 18. ve 19. yüzyıl boyunca sürdürdüğü “kitleleri dinsizleştirme” programı, ırkçılık, faşizm, komünizm gibi kan dökücü ideolojilerin doğmasına neden olmuştur. Sosyal Darwinizm’in yayılması, insanları “çatışmak için yaşayan hayvanlara” dönüştürmüş, bunun kanlı sonuçları 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı, Darwinist telkinler sonucunda savaşı ve kan dökmeyi “biyolojik bir gereklilik” olarak gören Avrupa liderlerinin eseridir. Bu savaşta 10 milyon insan bir hiç uğruna ölüme gönderilmiştir. Ardından gelen II. Dünya Savaşı, yine masonluğun attığı dinsizlik tohumlarının ürünleri olan faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojilerin eseridir ve tam 55 milyon insanı yok etmiştir. 20. yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanına acı veren savaş, çatışma, zulüm, adaletsizlik, sömürü, açlık, ahlaki dejenerasyon gibi belalar, temelde dinsiz felsefe ve ideolojilerin ürünüdür. (Ayrıntılı bilgi bkz. Harun Yahya, Darwinizm’in İnsanlığa Getirdiği Belalar, 2000)
Kısacası masonluğun felsefesi çok acı meyveler vermiştir. Başka türlü olması da düşünülemez, çünkü bu İlahi bir kuraldır. Tarihte, Allah’ın dinini reddederek atalarının dinini, geleneksel hurafelerini tercih eden tüm pagan kavimler, kendilerini helaka sürüklemişlerdir. Bu paganların çağdaş temsilcisi olan masonluk ise, kendisiyle birlikte tüm dünyayı helaka doğru sürüklemektedir.

Ve işte bu nedenle, insanlığı bu felaketten korumak, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “maddiyun ve tabiyyun taununun” (maddecilik ve tabiatçılık hastalığının) telkinlerini kırmak ve bu yolla kitlelerin imanını kurtarmak gerekmektedir.